30.04.2022

HİSLER? Sarılmak, el ele tutuşmak, başarının verdiği mutluluk ve daha fazlası neden içimizi huzur dolu yapar?




Açıkçası yazıma başlamadan teknik terimler kullanıp kullanmama konusunda kararsızdım. Ama bir süre düşündükten sonra dergimin amacının ne olduğunu, öğrenmek isteyenlere gereksiz olduğunu düşündüğüm kelime ve cümleleri vermeyip açık ve kısa şekilde anlatmak istediğimi hatırladım (kafa karışıklığı ile yarım ve parçalı öğrenip sadece görmek için görmek isteyenlerden olmamak). Zaten kuruluş amacımda buydu.

Hayal kurmanızı istiyorum. Şuan olmak istediğiniz yerde olduğunuzu, sevdiğiniz şeylerin de yanınızda olduğunu; yanan bir ateş, ondan çıkan sesler ve birazda yağmurun size eşlik ettiğini düşünelim. Sevdiğiniz bir kişinin anne, baba, dost veya sevdiğiniz kız-erkek yanınıza yavaşça gelip saçınızı okşayıp rüzgardan savrulan saçlarınızı izlerken sarılması sonra hafif bir tebessüm ile yanınıza oturup elinizi tuttuğunu, o anda da yağan yağmur sonrası havanın açıldığını, toprak ve çevreden güzel ve nahoş bir kokunun yükseldiğini, karşı (kumsalda) deniz dalgalarının kıyıya vurmasını ve ortaya güzel bir ses çıktığını hayal edelim. Burada diğer çevresel olgularında bizlerin psikolojimizde-beyinsel aktivitelerimizde etkili olduğu kaçınılmaz gerçektir. Ama ben bir kaç tanesinden bahsetmek istiyorum. Zaten hepsinin çalışma prensibi aynı...

Yukarıdaki örnekten devam edersem; sevdiğimiz kişi saçımızı okşayıp biraz gülümseyip, sarıldığında vücudumuzda Oksitosin Hormonu salgılanır. İçimizde sıcaklık(güven-nahoş bir an-huzur vb.) hissi oluşur. bu kime sarıldığına göre değişir ama sevdiğimiz kişiye göre yorumda bulunmam gerekirse, huzur ve güven duygusu başlangıçta %10 ise sonradan %40 veya %99,999'lara, mantığımız ise kendini geri plana atıp kontrolü ağırlıklı olarak duygulara bırakabilir. 

Peki neyin nesidir bu Oksitosin?

 DAHA DOĞRUSU NEYİN NESİ BU "MUTLULUK HORMONLARI"?


Hormonlar, vücut tarafından salgılanan ve farklı görevleri bulunan kimyasallardır. Ayrıca, ruh halinizi ve duygularınızı büyük ölçüde etkileyen hormonlara ise mutluluk hormonu adı verilir. Mutluluk hormonu tek bir hormon gibi bilinse de aslında mutluluğunuzu etkileyen 4 farklı hormon vardır. Bu hormonları basitçe aşağıdaki gibi açıklayabiliriz:

1.   Endorfin

Mutluluk hormonu endorfin beyninizin ödüllendirme mekanizması ile doğrudan ilgilidir. Endorfin hormonu genel olarak yeme-içme veya egzersiz yapma gibi ödüllendirici faaliyetlerden sonra kanda salgılanır. Vücudun doğal ağrı kesicisi kabul edilen bu hormon, herhangi bir ağrı veya rahatsızlık sonrasında açığa çıkar.

2.   Serotonin

Mutluluk hormonu olarak bilinen hormon aslında endorfinle sık sık karıştırılır. Çünkü her ikisi de enerji ve mutluluk seviyeniz üzerinde doğrudan etkilidir. Serotonin sadece ruh halinizi düzenlemeye yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda rahat uyumanıza, yiyecekleri kolay sindirmenize, yeni bir şeyler öğrenmenize ve iştahı seviyenizi korumamıza yardımcı olur.

3.   Dopamin

Dopamin size zevk veren duygularınız, hafızanız, öğrenme seviyeniz ve vücudunuzdaki diğer motor sistemlerle ilgili hormondur.  "İyi hissetme" hormonu olarak da bilinen dopamin hormonu, ruh halinizi anında yükselterek hızlı bir şekilde mutlu hissetmenize yardımcı olur.

4.   Oksitosin

Oksitosin hormonunun diğer adı "aşk hormonu"dur. Bu hormon, doğumdan itibaren ebeveyn-çocuk arasında güçlü bir bağ oluşturmada rol oynar. Oksitosin hormonu, aynı zamanda sarılma veya öpüşme esnasında da salgılanarak bir ilişkide güven ve sevginin artmasını teşvik eder.

 

ÜSTÜ AÇIK ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ:

Eliniz;

                                                                          

ve basit BİÇİMDE  tasarlanmış hiç yapısı:


Vücudumuzda reseptörler bulunur. O reseptörler ellerimizde de vardır (örnek: sıcaklıktan sorumlu reseptör, termoreseptörler)




Bir dokunuş halinde bu klavyede, telefonda olur. O ilgili reseptörler bunu alır ilgili kısma iletilir. ilgili kısmımda bu duruma karşı tepki verir. Sıcak bir tencereye dokunduğumuzda işte termoreseptörler alır ve ilgili kısma iletir ve bu duruma karşı tepki verdirir, elini çekersin. 
Konumuza devam edecek olursam örnekteki el sevdiği kişinin elini tutarsa eğer,




reseptörler alır ve onu ilgili kısımlara iletir ve vücut tepki verir bunlardan biri de hormondur ve vücut oksitosin hormonunu salgılar ve vücut en başta yazıma girerken verdiğim örnekteki durumu yaşar.

ha ha! bu sadece el ele tutmakla değil bir kaç daha örnek vermek gerekirse; 

sarılmak,



sevdiğin yemeği yemek (dilde de tat reseptörleri vardır),
 


güzel bir manzara izlemek vb.


Hislerimizi kontrol edebilir miyiz deyip bu haftaki yazımı bitireyim.
Lisa Barrett'e göre:"Beynimiz, duygu gibi kavramlar aracılığıyla deneyimlerimize/duyumlarımıza anlam verir." Deneyimlerimizi doğru şekilde günlük hayata aktarırsak bunun sonucunda duygularımızı da istemsiz kontrol etmiş oluruz. 

sevgiler ile,





Kaynak:
1)Besat Arif Çıngar 
2)Lisa Feldman Barrett
3)https://www.healthline.com/health/the-healing-power-of-hugging-and-touch#The-power-of-hugs
4)https://www.doktorsaliheken.com/oksitosin-hormonu
5)https://www.noldus.com/blog/how-emotions-are-made#:~:text=Different%20networks%20in%20the%20brain,%2C%20surprise%2C%20sadness%20and%20anger.
6)https://www.dove.com/tr/dove-ozguven-projesi/kendini-sev/mutluluk-hormonu-nedir-nasil-artirilir.html
7)https://tr.wikipedia.org/wiki/Resept%C3%B6r_(biyoloji)

2.12.2021

Burun İle Dudağımızın Arasındaki Çukur Neden Var?





Gebelik döneminin başlarında, insan yüzü, hiçbir ayırt edici özelliği olmayan, kıvrımlı, katlanan etten oluşan tuhaf bir karmaşadır.

Video (tıkla)👇


BBC'nin Sağlık köşesinde yer alan University Collage London'da tıp doktorluğu yapan Dr. Michael Mosley'in yazısında yer aldığı gibi, FİLTRUM(burnumuzun altındaki çukur)'un görünürde hiçbir işlevi yoktur ve
sadece atalarımızdan kalma bir eklentidir.
(Atalarımız zamanında: burna girmeden önce havanın nemlendirilmesi gibi bir işlevi vardı.) 
Filtrum: 


Yüzümüz, annemizin karnındayken henüz bir pirinç tanesi boyundan, bir fasulye tanesi boyutuna büyüyene kadar geçen dönemde oluşur. 

Yavaş yavaş şekillenmeye başlar 


Ana bölümler "philtrum" oluşturmak için BURNUN ALTINDA birleşir.
Philtrum kısaca: Burun ile üst dudağı birleştiren dikey biçimindeki iki ince çizgiye verilen ad.



 PHİLTRUM kelimesi Yunanca Philtron(aşk iksiri) ve philein (sevmek) ile aynı kökten gelmektedir ve genetik olarak kuşaktan kuşağa geçiş göstermektedir.

Vücudumuzdaki plakalar, yukarıda anlattığımız gibi birleşirken, hemen hemen hiç iz bırakmadan birleşirler. Bir tek filtrum dediğimiz yarık, bir "emrbriyonik birleşim izi" olarak kalır. Yani atalarımızda işlevsel olan bu yarık, günümüzde onlardan bize kalan bir mirastır.


Peki gerçektende şuan bir işlevi yok mu? Yoksa bu konudaki araştırmalar yanlış kanıda olabilir mi?
Bilimde bir sürü yanlış kanılar olmuştur. Bunlardan biri; Modern Atom Teorisi öncesi çıkan modeller olan Dalton, Bor, Thomas atom modellleri.. Ama bunlar bilimi yavaslatmadı o an keşfedilmesi gerekilen şeylerdi ve o ana göre onlar keşfedildi. Bu keşifler sayesinde de en sonda modern atom modeli ortaya çıktı(tabiki artık onların hükmü yok çünkü bir çoğu hatalıydı). Dün yaşadığımız merdivenin (n)'inci basamağı yarın ise o merdivenin n+1'inci basamağı bir birine bağlı ve katkı yapar. bilimde böyle her bulgu üst gerçekliğe biraz daha yaklaştırır her alt basamak bir üst basamağa az-çok katkı sağlar.
Kim bilir belkide yeni bir şeyi siz oluşturur-düzeltir ve merdivenin en üstünde yer alırsınız...

Saygılarımla Besat Arif Çıngar.
Kaynak:
1) BBC-BBC belgeseli Inside The Human Body
2) https://www.thesun.co.uk/living/1861168/ever-wondered-why-weve-got-a-groove-between-our-nose-and-top-lip-its-called-the-philtrum-and-this-is-why-it-exists/
3) Astroboşluk (Ben)
4) https://evrimagaci.org/dudaklarin-ve-dudak-yapisinin-evrimi-ve-filtrum-uzerine-82


 

26.11.2021

BEKLENTİLERİMİZ SONUÇLARI ETKİLEYEBİLİR Mİ?


 

BEKLENTİLERİMİZ SONUÇLARI ETKİLEYEBİLİR Mİ? 

SADECE PYGMALION ETKISİ VE KENDINİ DOĞRULAYAN KEHANETLERİN GÜCÜ



Kendini doğrulayan kehanetlerle ilgili birçok anekdot aktarılır: örneğin bowling oynamaya giden bir grup genç arasında Matt'in iyi oynayacağını "bildikleri" bir gece Matt çok iyi
oynamıştır, ancak Jack'in ertesi gece oyunda çuvallayacağını "bildiklerinde" Jack hiçbir şey becerememiştir. Ancak... Bu batıl inanışı destekleyecek bir bilimsel kanıt olabilir mi 1963'te San Franciscoda bir ilkokulun müdürü olan Lenore Jacobson bir makalesini okuduktan sonra Harvard'ı psikolog Robert Rosenthal'la görüşmeye gitti. Birlikte çocukların okul başarılarının öğretmenlerin beklentisinden etkilenin etkilenmediğini araştırmaya karar verdiler.
Sınıfta
Oak Okulu dedikleri ve öğretmenlerin her sınıfı hızlı, orta ve yavaş olarak sınıflandırdığı bir devlet okuluna gittiler. Yavaş olarak sınıflandırılan çocuklar arasında daha çok erkek ve Meksikalı çocuklar vardı. Öğretmenler bu sınıflandırmayı her bir çocuğun okuma becerisi ve sınavlardaki performansı üzerinden yapıyordu. Araştırmacılar 350 çocuğu "Harvard Çekimli Edinim Testi" gibi tumturaklı bir isim verdikleri bir test kullanarak sınadılar ve öğretmenlere bunun çocukların "ani çıkış" ve "gelişim" kapasitelerini öngörmekte kullanılan bir değerlendirme olduğunu söylediler. Test aslında sözel beceri ve muhakeme üzerinden IQ'yu ölçen Flanagan Genel Beceri Testi (TOGA) idi. Örneğin bir soruda çocuklara ceket, çiçek, zarf, elma ve bir bardak su resimleri gösteriliyor ve "yenilebilecek olanı"işaretlemeleri isteniyordu.
"Ani çıkış" yapabilecek olanları seçmek 
Araştırmacılar, sonuçları öğretmenlere söylemedi ve bunun yerine yavaş, orta ve hızlı çocuklar arasından beşte birini rasgele seçti ve her bir öğretmene sınıflarındaki hangi öğrencinin "Harvard Testi"nde bir sonraki yıl ani çıkış yapacak olarak belirlendiğini ve sınıftaki diğer öğrencilerden daha başarılı olacağını söyledi. Ayrıca öğretmenler bu testten çocuklara ya da ailelerine bahsetmemeleri konusunda uyarıldı.
Sonuçlar:
 Bir yıl sonra tüm çocuklara aynı IQ testi yapıldı. Tüm altıncı sınıflar IQ konusunda kayda değer bir gelişim gösterdiler; ortalama artış sekiz puandan fazlaydı. Ancak "ani çıkış yapanlar" akranlarına göre daha yüksek gelişim göstermişti. Geri kalanlardan 3,8 puan yüksek, ortalama 12,2 puan daha fazla almışlardı. Etkinin neredeyse tamamı 1. ve 2. sınıflarda gözlemleniyordu. “Ani çıkış yapanlar"ın yüzde 21'i bu sınıflardaydı ki IQ puanlarını 30 artırmışlardı, diğerlerindeyse bu oran yüzde 5'ti.

Etkinin ilk iki sınıfla sınırlı olması öğretmenlerin daha küçük çocuklar üzerinde daha büyük etkisinin olması ile açıklanabilir. Küçük çocuklar daha kolay şekillendirilebilir. değişim kapasiteleri daha yüksektir ve henüz okulda yerleşik bir tanınırlık kazanmamışlardır.
Farklı sınıflandırmalardaki çocuklar arasında ise anlamlı bir fark yoktu; yani hem yavaş hem de orta olarak sınıflandırılan çocuklar, hızlı olarak sınıflandırılanlar kadar iyi gelişim göstermişlerdi. Kızlar muhakeme testinde erkeklere oranla daha başarılı oldu; ani çıkış yapanlar arasında kızların puan ortalaması diğerlerine oranla 17,9 puan fazlayken, erkekler ortalamanın altında kaldı.
Sonuç:
Rosenthal ve Jacobson, "Pygmalion etkisi" olarak tarif edilen durumu gözlemlemiş oldular. Öğretmenler belli çocukların daha büyük gelişim göstermesini beklediklerinde aynen öyle oluyordu; "kendini doğrulayan kehanet iş başındaydı." Ancak bu etki neden ortaya çıkıyordu? Öğretmenlerin ani çıkış yapanlara karşı daha farklı bir tutum göstermesi, onlarla daha fazla ilgilenmesi veya farkında olmadan çocukları başarıya yönelik cesaretlendirecek şekilde davranmış olmaları ihtimal dahilindedir.
İlginçtir ki bu çalışma, bir gösteri atından esinlenmişti. Zeki Hans olarak bilinen bir at, okuma, heceleme ve basit zihinsel aritmetik işlemlerini yapabilmek konusundaki becerileri ile yirminci yüzyılın başında meşhur olmuştu. Örneğin 3+4 diye sorulduğunda Zeki Hans ayağını yedi kez yere vurarak cevap veriyordu. Psikolog Oskar Pfungst bu durumu incelemiş ve hayvanın yüksek ihtimalle izleyicilerin bilinçdışı tepkileri tarafından yönlendirildiği sonucuna varmıştı. Doğru cevaba vardığında tepkileri değişiyor ve Hans durması gerektiğini anlıyordu.



HANS Hakkında kısa bilgi verecek olursam, 

 Pfungst olayı dikkatle incelediğinde, atın toynağı yere doğru sayıda vurmaya yaklaşınca, soru soranın duruşunda ve yüz ifadesinde gerilim ifade eden küçük değişimler olduğunu fark etti. Tam doğru sayıda toynak vuruşundan sonra bu gergin ifade yerini rahatlamaya bırakıyordu. Böylece Hans'a durması için gereki sinyal veriliyordu.

Atların, insanların vücut dilindeki nüansları fark edebildiğini ortaya çıkaran Pfungst, deneylere kendisi üzerinde devam etti. Cevabını bilmediği soruları kendisine yönelten kişilere Hans gibi yere vurarak cevap veren Pfungst, vücut dilindeki ipuçlarına dikkat ederek soruların %90'ını bilebildiğini gördü.




(Hans burnuyla istenen numarayı gösteriyor)

 

 

 

Kaynak:

 Pavlov'dan Günümüze Deneylerle Psikoloji Adam Hart-Davis

 https://tr.wikipedia.org/wiki/Ak%C4%B1ll%C4%B1_Hans





19.11.2021

İlk Göz Rengi Nasıl Oluştu Ve Neden Farklılar?

 

Öncül insanların, Afrika kıtasından dünyaya yayıldıkları düşünülmektedir. Ekvator çizgisi Afrika kıtası üzerinden geçer ve bu bölge neredeyse bütün yıl boyunca direkt güneş ışığına maruz kalır. Direkt olarak bölgeye ulaşan güneş ışığı, ultraviyole ışığı ve sıcak havaları da beraberinde getirir, bu durum da koyu ten renginin seçilimi (doğal seçilim) konusunda baskı yaratır. Deride bulunan melanin gibi pigmentler, güneşin zararlı ışıklarına karşı koruma sağlar. Bu durum, koyu ten renkli insanların daha uzun süre yaşamasını, üremesini ve koyu ten rengi genlerini çocuklarına aktarmasını sağlar.

Gözlerin rengini kontrol eden genler de ten rengini oluşturan genlerle yakından ilişkilidir. Öncül insanların, koyu ten tenkli, neredeyse siyah gözlü ve koyu renk kıllara ve saçlara (göz ve ten renginin oluşumunu sağlayan genlerle yakından ilişkili) sahip oldukları düşünülmektedir. Kahverengi göz rengi, en baskın göz rengi olsa da, dünya çapında insan topluluklarında farklı göz renkleri gözlenmektedir.

Peki bu kadar göz rengi nereden geldi?









Kanıtlar hala toplanmakta olsa da, çoğu bilim insanı, daha açık göz renklerinin doğal seçiliminin koyu deri rengi tonlarının seçiliminin gerekliliğinin kalmaması ile ilişkisi olduğunu düşünmektedirler. İnsanların ataları dünyanın farklı yerlerine göç ettiler ve bu da koyu ten renginin seçilimi konusundaki baskıyı ortadan kaldırdı.

Özellikle günümüz Batı Avrupa'sına yerleşen erken insanların, hayatta kalmak için koyu ten ve göz rengine ihtiyaçları kalmamıştı. Bu denli yüksek enlemlerde farklı mevsimler görülmekte ve Afrika kıtasında ekvator yakınlarındaki gibi direkt güneş ışığı alımı olmamaktaydı. Seçilim baskısının azalmasıyla, mutasyona uğramış genlerin korunma ihtimali daha da fazlalaştı.

Genetikten bahsettiğimizde, göz rengi biraz karışık hale gelebilir. İnsanın göz rengi, diğer bir çok özellikte olduğu gibi tek bir gen tarafından belirlenmeyen, poligenik (bir çok genin etkisiyle oluşan) bir özelliktir. Bu genler, bir araya gelip farklı renklerin çeşitli tonlarında göz rengi oluştururlar. Koyu renkli gözlerin seçilim baskısının ortadan kalkması bir çok farklı mutasyonun gen havuzunda korunmasını sağlamıştır. Bu da hem anneden hem de babadan gelen farklı genlerin bir araya gelmesiyle daha da farklı göz renklerinin oluşmasını sağlamıştır.

Batı Avrupalıların ataları, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlara göre daha açık ten ve göz renklerine sahiplerdir. Bu bireylerden bazılarında, DNA'larının bir kısmının soyu tükenmiş olan Neadertallere de benzerlik gözlenmiştir. Neandertallerin de, Homo sapiens (modern insan) kuzenlerine göre daha açık renkli saçlara ve gözlere sahip oldukları düşünülmektedir.

Yeni göz renkleri, mutasyonların birikmesi sayesinde evrilmeye devam etme imkanı bulmuştur. Ayrıca, göz renklerinin çeşitli tonlarına sahip insanların daha farklı göz rengi olan bireylerle eşleşmesi sonucu yeni göz rengi tonları da ortaya çıkmıştır.

Cinsel seçilim, belki de zamanla ortaya çıkmış farklı göz renklerini açıklayabilir. İnsanların, çiftleşmesi rastgele olmama eğilimindedir. Bizler çekici özellikleri olan eşleri seçebilmekteyiz. Bazı bireyler, daha çekici olduğunu düşündüğü göz rengine sahip olan kişileri eş olarak seçebilir. Daha sonra bu göz rengine sebep olan genler çocuklarına geçerek gen havuzunda uzun süreler kalabilir.

 

 

Kaynak: https://evrimagaci.org/insan-goz-renklerinin-evrimi-7016